Sayfacıbaşının Seyir Defteri

06 Ocak 2007

Müziksiz hayatın cazibedar bir iticiliği olabilir mi?

İki dayım ve bu dayılarımın üç oğlu var. Üçü de birbirinden şeker ama erkek olmaları münasebetiyle olsa gerek, gayet de haylazlar. Misafirliğe geldiklerinde maalesef geldikleri gibi gitmiyorlar ve ortalığı altüst ediyorlar. Daha doğrusu bunu hep en küçükleri yapıyor (bu tespiti en küçüğü tek başına geldiğinde yaptım). Dolayısıyla da pek hoş olmayan durumlarla karşılaşıyoruz.

Bahis mevzuu olan en küçük bıcırığımızın bize geldiği günlerden birinde çok yorgun ve de uykusuz olduğum için odadaki eşyalara göz kulak olma görevimi ihmal ederek odayı makûs talihiyle baş başa bırakma gafletini gösterdim. Sonuçta sabah uyandığımda gitarımın tellerinden birinin kopmuş olduğunu gördüm ve üzüldüm, ama asıl sorun bu değildi, zira bu olayı takip eden iki gün boyunca evden dışarıya çıkma ihtiyacı hissetmediğim için zararın gerçek boyutunu biraz geç fark ettim.

Bu olaydan sonraki bir günde dışarı çıkma hazırlığı yaptığım sırada gördüm ki MP3 çalarım ortalarda yoktu. Zaten esas oğlanın yaşındaki tüm erkekler o boyuttaki bütün maddelere obsesyon (takıntı) derecesinde ilgi gösterdikleri için, MP3 çalarımı olsa olsa ya alıp götürmüş ya da oynayıp bir yerlere atmıştır diye düşündüm. Evi ailecek aramamız bir sonuç vermeyince yengemlere soruşturduk fakat en son, kuzenin elinde görülmesine rağmen alıp götürdüğüne şahit olan kimse yoktu…

Velhasıl, müziksiz kalmıştım. Ne kadar uzun bir zaman dayanabilirdim bilmiyordum fakat yolda giderken bunun eksikliğini illa ki hissediyordum. Belki bir ay… Belki biraz daha fazla… MP3 çalar ortalarda yoktu ve ben eksiktim. Yenisini alacak param da yoktu, zaten eskisini ne büyük zorluklarla alarak ne büyük bir kazık yediğimi bir ben biliyorum, bir de Allah.

Ve sonunda mağazalardan birinde piyasaya nazaran gerçekten ucuz bir alet buldum, taksitle de ekonomik olarak sıkıntıya düşmeyeceğimi gözüm kesince aldım. Bir hafta sonra ne oldu dersiniz? Eski MP3 çalarımı evde buldum. Kuzen fazla kurcalamasın diye vitrinimizin zor görülen ve onun için ulaşılamayan bir gizli bölmesine sokuşturulmuştu –faili hala bulunamadı- .

Kısaca anladım ki müziksiz hayatın bir iticiliği var, üstelik cazibedar bir iticiliği.

28 Aralık 2006

Farkı fark edin

Farkında olmak apayrı bir şey. Yolda giderken aslında ne kadar çok şey yaşayıp ne kadar az şeyin farkında olduğumu fark edebilmiş olmam bile büyük bir başarı sayılır benim için. Örneğin uzun zamandır sabah erken kalkmadığımı fark ettim. O günleri de hatırlıyorum, öyle çok uzun zaman önce de değil aslında, belki birkaç hafta önceydi. Saat 5 gibi kalkıp öğlene dek internet başında oturduğum günlerim. Asansörü kullanmak istemeyişim, içimdeki o kaynağı bilinmez enerjidendi. Artık o kaynak gitmiş ya da bir yerlere saklanmış olmalı zira asansörü kullanmayı tekrar alışkanlık haline getirdiğimi yeni fark ettim.

Posta kutusuna da baktım dün eve geldiğimde ve bu işi yine uzun zamandan beri yapmadığımı anımsadım. Acaba hayatımda ne değişmişti? Kitap okumayı bıraktığım günü bile hatırlamıyorum, o kadar uzun bir zaman geçmiş üzerinden. Halbuki hep de aklımda o planlarım: her gün bir saat kitap… Nerde… Ya gazete? Fener’in en son maçı kiminleydi acaba? Şampiyonluğa oynayıp oynamadığını bile bilmiyorum.

Tırnaklarıma bakıyorum, sağ elimdekilerin uzun olması gerekmiyor muydu? Madem gitar çalacaktım, uzasındılar ama uzun değildiler. Gitar mı dedim ben? Sahi ya, gitarımı kime vermiştim? Yoksa evde miydi… Nereye koyduğumu da hatırlamıyorum. Satmış olabilir miydim? Sanmam.

Peki ya şöyle Fight Club tadında düşünsel bir filme ne zamandır gitmedim? “Divx”ci yeni bir arkadaş bulsam iyi olacak belki de. Ne de olsa Casino Royale o kadar da düşündürmemişti beni.

***

Bugün sabah erken kalktım ve güneşe baktığımda gözlerimin kendiliğinden kapandığını, hafif bir acı verdiğini yeniden hissettim… Farkında olmak ayrı bir şey… Farkı fark etmek güzel.

17 Aralık 2006

Oralet Osman

Eski Türk filmlerinden Oralet Osman:

İzlemek için tıklayın!

13 Aralık 2006

Direniş başladı! "Yeniliğe hayır, eskiye devam" anlayışı sürüyor

Dün yeni dizüstü bilgisayarıma kavuştum. İnsanın eski alışkanlılarını bırakması zor oluyor. Özellikle de dizüstü bilgisayarlara hiç alışamamış biri olarak, masaüstünden dizüstüne geçmek benim için gerçekten sıkıntılı bir dönem.

Bana dediler ki, "Sana bu bilgisayarı, içinde ücretsiz Linux kurulu verceğiz". Ben de Linux lafını duyunca acayip heyecana kapıldım. "Aman YaRabbi, sonunda bi' Linüks kullanıcısı olacağım sanırım" diyerek sevinç çığlıklarına boğulmuştum. Dün bilgisayarı alırken ise dediler ki;

"Biliyorsunuz artık kimse lisanssız yazılım vermiyor, onun için işletim sistemi olarak biz de Windows veremiyoruz (paralı ya, o yüzden yani), onun yerine de Linux yüklü geliyor bilgisayarlar. Fakat biz Linux bilmediğimiz için ayarları nasıl yapılıyor, nasıl çalışıyor size söyleyemiyoruz. Siz bildiğiniz gibi, bir Windows CDsi bulup normal yüklemenizi yapın, ardından da -bana baska bir cd göstererek- bu sidideki(cd'deki) sürücüleri yükleyin." dediler. Şok olmam an meselesiydi. O anda kulağımda, Linux kullanmanın daha zor olduğu, kurulumunu sadece bu işten anlayanların yapabildiği vs. çınlamalarını az da olsa hissettim. Ama yine de pes etmek yoktu. Ne yapıp edip bir Linüks (ya da bir hocamızın deyimiyle Linaks) kullanıcısı olmalıydım, elimdeki bu fırsatı değerlendirmeliydim.

Ama ne o kadar sabırlıyım, ne de öyle çabucak bir Linux CDsi bulabileceğimi sanıyorum. "Hani kurulu gelmişti?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet dizüstü bilgisayarımda binbir Linux çeşidinden hiç bilmediğim, duymadığım biri vardı: Linpus Linux

Kısaca: bir DOS ekranına benzer birkaç satırı görebildiğimiz "core"... Yani elimde bir işletim sistemi değil, siyah kod satırı vardı. On- on beş senelik bilgisayar hayatımda illa ki DOS ekranına karşı bir aşinalık duymuşumdur ama bu Linux başka bir alem... Gerçekten... Uzun uğraşlar sonucu birşey yapamayacağımı anlayınca eski tas eski hamam diyerek Vindovs EksPi'ye geri döndüm.

Yine de yeniliğe direniş her zaman olmuştur ve olacaktır. Olağandan vazgeçmek ne kadar heyecan verici olsa da zorluğu yadsınamaz.

29 Kasım 2006

Çekirdek çürürse, yeni bir hayat başlarmış.

ej.am diye bir forum buldum. Bedava hosting muhabbeti lazımdı, foruma üye olup 10 yazı yazarsan 300mb reklamsız alan adı veriyor ve sadece onbeş günde bir forumda aktif olarak görünmen gerekiyor diye okudum ve hemen gidip kaydımı yaptırdım. Ben daha önceden bu Fantastico'yu bilmiyordum (Fantaaastiko, İtalyanca canpaarre gibi hani), on yazı yazıp sanal ej.am aleminde yerimi aldıktan sonra gördüm ki çok faydalı bir olaymış.

Bir önceki yazımda bahsettiğim CMS hadisesi Fantastico sayesinde suya sabuna dokunmadan kendiliğinden halloluyormuş. sadece bir kaç kayıt aşaması var. Saatler süren FTP (fetepe bindirme (upload) operasyonları yok, SQL (esküel) ayarlarını bulup yeni veritabanı eklemek (databeyz, database), yeni SQL kullanıcısı ayarlamak vs vs gibi uzun uğraşlara hiç gerek kalmıyor.

Yalnız; bahtsızlığımdan olsa gerek, en çok kullanılan günlük betiği (blog scripti yani, evet Mozilla'cı abiler script'i güzel Türkçemize betik olarak kazandırmışlar) olan Wordpress'i kurunca ej.am sunucusu kafayı yedi. Destek forumlarından da okuduğum kadarıyla sevgili bedava hostumuz ej.am, Wordpress için "benden bu kadar" demiş. Geçmişte nasıl bir sürtüşme yaşadıklarını bilemiyorum ama, kısaca benim bu Wordpress hayalim suya düştü. Keşke vaktinde yüzmeyi öğretseydim.

Neyse efendim, sevgili Fantastico'muzda bir kaç günlük betiği daha vardı, onlardan da Türkçe'ye uyumlu olan bir tek Nucleus'tu (çekirdek demek). Ben de onu denemek durumundaydım, denedim de. Ve fakat Türkçe karakter sıkıntısını, sevgili meta etiketlerini (gâvur buna meta-tag diyor) kullanmayı öğrendiğim günden beri yaşamamış olan ben, Nucleus'ta nükleer bomba etkisiyle yaşadım. "Aman Allah'ım"dı, "olamaz"dı, fakat olmuştu.

Şimdi; daha önce dayak atmaya teşebbüs ettiğim günlük sağlayıcım Blogger'a minnettarlığımı ifade etmek istiyorum. Ama bu teşekkürümle, Word Verification kazığını unuttum sanmayınız. Blogır bunu unutmuş olabilir ama unutmayın ki: "Unutulanlar unutanları asla unutmazlar"